Saturday, September 4, 2010 19:52

Bir 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü Daha Geride Bırakırken…

Cuma, Mart 12, 2010, 23:35
Bu Yazı KADIN VE AİLE Kategorisinde ve 0 Yorum var.

It is night,
The married couples
Lie in their beds. The young women
Will bear orphans.
BERTOLT BRECHT
Tabiattan söz ederken çoğu kez, onun üretkenliğini ve yaşamı yenilemesini ifade edebilmek için ‘Doğa Ana’ tanımlaması kullanılır. Vatanın kutsallığını anlatmak için birçok dilde dişi adılları kullanılırken hemen hemen her dilde ‘vatan’ kavramının dişi olarak ele alınması, edebi eserlerde ve hatta günlük konuşmalarda oldukça yaygındır. Ataerkil toplumun ‘doğayı koruma’ söyleminin ardına gizlenerek doğayı nasıl acımasızca tahrip ettiği, ‘vatanı koruma’ adı altında savaşlar ilan ederek o vatan parçalarını nasıl kan deryalarına çevirdikleri düşünüldüğünde; ve de, yine aynı toplum biçiminin, doğayı ve toprağı nasıl kendi öz malı olarak görmesinden kaynaklı onu tahrip ve talan etme hakkını kendinde bulduğu düşünüldüğünde, doğa ve vatan kavramlarına yüklenen dişilik kavramının bu toplum biçiminde özel mülk ve namus olarak algılandığı gerçekliğini ortaya koyar. Aslında doğrudur, kadın, doğa ana kadar veya toprak kadar üretken ve yaşamı yeniden doğurandır; ama anlaşılamayan kadın da tıpkı doğa ana gibi, toprak gibi, vatan gibi erkegin mülkü değildir.
Anaerkil toplum yapısının ataerkil toplum yapısına evrildiği dönemlerde, kadının toplumdaki sosyal statüsü sarsılmış, kadının üretkenliğinden ve doğurganlığından gelen kutsallığını ifade eden tanrıça kültürü, tanrılarla tanışmaya başlamıştır. Bu sürecin özel mülkiyetin geliştiği ve erkek egemenliğinin öne çıktığı, meta savaşlarının yayıldığı dönemlere denk gelmesi tesadüf değildir. Tanrılar meclisinde savaş tanrısının en baş köşede oturması, iri ve atletik yapısı ve sert yüz çizgileri de tesadüf değildir. Tanrıçalar artık saygınlığını kaybetmiş, ‘öteki’ oluvermiştir; çırpınır durur savaş kararlarının alındığı meclislerde. Onlardan beklenen toprağı daha verimli hale getirmek, mevsimleri düzenlemek, savaş yaralılarının yaralarını sarmak ve tanrıları eğlendirmektir artık. Özel mülkiyete dayalı savaş kültürü için bu da yeterli gelmez ve felaketlerin, kaybedilen savaşların vebali ‘şeytan yaratılışlı tanrıçalar’a ve onlara kanan ‘zayıf tanrılar’a yüklenir. Tanrıçaların bu durumu toplumda kadının konumunun değişmesinin yansımasıdır. Kadın artık erkeğin özel mülkü, ganimeti haline gelmiş; belli bir kültürün, etnik grubun ya da ülkenin erkeklerinin onuruna saldırmak adına savaşların hedefi olmaya başlamıştır. Tecavüz ve kadına yönelik cinsel saldırının diğer biçimleri her zaman savaşın veya çatışmanın bir parçası haline gelir zamanla. Kadınlar saldırılabilecek, çalınabilecek ve leke sürülebilecek mülk olarak varsayıldıklarında, düşmanı küçük düşürmenin bir aracı haline gelirler. Savaşın galibi mağlubunun kadınlarının sahibi olduğunu ilan edip onlara el koyarak veya -çocuk yaştakiler de dahil olmak üzere- tecavüz ederek mağlup olanı aşağılar ve onun erkekliğine fiili bir saldırı olarak kullanır bu durumu. Savaşta oğlunu, babasını, kocasını kaybetmesi yetmezmiş gibi, galip olanın yasal haklılığını onaylayan toplumsal yasalarla, savaş ganimeti olmaya boyun eğmek zorundadır kadın. Tecavüzün ve talanın açtığı yaralarını sarmaya bile zaman bulamadan yeni sahibine hizmette kusur etmemesi beklenir. Düşmanın tecavüz ettiği kadın ‘kirli’dir, kocası, babası veya ağabeyi tarafindan öldürülmeyi bile hak edecek kadar rahatsız edicidir. Kirlenen namusunu tamir etmenin bir yolu da ‘kirli’yi yok etmektir sahibi açısından. Utancı hatırlatan kadının ortadan kaldırılması, erkeğin onurunu kendi toplumu içerisinde onarabilmesinin yöntemi olagelmiştir feodal toplum yapısından günümüze. Yaşadıkları kadın için bile öyle utanç vericidir ki, o bile kendini suçlar başına gelenlerden; annesi, kızkardeşi, kızı onu suçlar kendi zayıf konumlarını örtüştürmek istercesine. Kadının düşmanı sadece erkek değildir artık, erkek-egemen toplum kültüründen nasibini fazlasıyla almış olan kadındır da aynı zamanda. Kendine yabancılaşan ve kendi cinsini kendi aşağılar hale gelen kadın kurtuluşunu ne köleci, ne feodal ve ne de kapitalist toplum ilişkilerinde görür ve asırları bulan esarete tarihin sessiz kurbanları olarak boyun eğmeyi seçer. Kadının sosyo-ekonomik statüsü sömürünün sadece biçimini değiştirir özünü değil: altın ve paralarla, veya bir toprak parçasıyla birlikte rakibe sunulan bir bey veya aga kızı, bir prenses veya sultan daha şanslıymış gibi görünse de, özünde kendi özgürlüğünden yoksun ‘süslü bir köle’den başka bir şey değildir feodal toplum ilişkilerinde.
Kapitalist toplum kadını katmerli sömürü altında ezip sömürmenin önünü açar. Ayak bileklerinden eve zincirli olan kadın, el bileklerinden makineye zincirlenir. Bu yeni üretim ilişkileri, kapitalizmin kendi kuyusunu kazan karakterinde bulur anlamını ve proleterlesen ve eğitim olanaklarından -sınırlı da olsa- daha iyi yararlanmaya başlayan kadın kendi gerçekliğinin farkına varır. Ancak, fabrikalarda ve meydanlarda kadının yerini alması uzun zaman alır. Hatta bugün bile kadının katmerli ezilmişliğine paralel yoğunlukta bir başkaldırısı yoktur. Çünkü, özellikle sömürge ve yarı-sömürge veya totaliteryan toplumlarda kapitalist sistem kendi çıkarları gereği feodal üretim ilişkilerini tasfiye etmez; aksine derinleştirirek kendi sömürüsünün iktidarını sağlar. Feodal toplum ilişkilerinde kadın kocasına, babasına ve hatta oğluna boyun eğmeye zorlanır. Hemen hemen bütün dinlerde din adamlarının en çok etkisinde kalan da kadınlardır. Öbür dünyada ayakları altına serilecek cennet özlemi ve beklentisi en çok olan kadınlardır çünkü, başka kurtuluş göremez feodalizmin karanlığına sığınmış kadın, ölümü ve ölümden sonraki dünyayı özler durur. Kendi gücünü bir türlü göremez de ak sakallı pir arar çeşme başlarında kendini kurtarsın diye. Emperyalist ülkelerde daha yoğun yaşanan kapitalist üretim ilişkileri ise kadını meta haline getirir, fuhuş ve boyalı medyanın, reklamların objesi yaparak pazara sunar.
KADIN VE MİLİTARİZM
Ataerkil toplum ifadesini güçlünün zayıfı yenmesinde, yani savaşta bulur. Savaş insani duyguları ve insanların kardeşliği argumanını hiçe sayar ve fiili olarak bulunduğu alan kadar bütün insanlığı şiddete boğar, bitişe sürükler. Savaş egemenlerin hayatın her alanında denetimlerini kabul ettirmelerinin meşrulaştırılması yöntemidir. Cezalandırma, kıyım ve şiddet yöntemleri, ataerkil toplumun kendi iç çatışmalarına ve toplumsal sorunlara vereceği acizane cevap olarak ve meşru zeminlerde, meşru ergler tarafindan uygulanır hale gelmiştir artık. Meşrulaştırılmış baskıya ve sömürüye karşı gelenler damgalanır, ömür dolusu cezalara çarptırılır diğerlerine gözdağı olsun diye. Söz konusu durumdaki kadın olduğunda yine meşru güçlerin ilk talan edeceği yer vücudu ve cinselliğidir. Hatta bu yöntemin ne kadar etkili olduğunun farkına varılması, bu zayıf noktanın erkeği teslim almanın yöntemi olarak kullanılabilirliğinden hareketle cezalandırılmak istenen erkeğin karısı, kızı ve hatta anası cinsel tacize ve tecavüze maruz bırakılır.
Savaşın sonucu olarak kadınlarda yakınlarını ve çocuklarını savaşa kurban vermenin yani sıra yaşadığı cinsel taciz ve tecavüz de ciddi travmalara yol açar. Askeri genelevler, tecavüz kampları ve gitgide büyüyen fuhuş sektörü, erkek saldırganlığına dayanan, ona izin veren savaş kültürüyle ve savaşın ardından özellikle kadın ve çocukları perişan eden sosyal ve ekonomik yıkımlarla beslenir.
Tarih yazmaz kadının bu yönlü acılarını. Bu yüzden de çok sinirlidir yazılı kaynaklara aksetmesi bu tür olayların. Eğer adalet mülkün temeli olarak onu korumak için varsa, birçok toplumda mülksüzleştirilmiş ve erkeğin mülkü haline gelmiş kadını temsil etmesi beklenebilir mi? Bosna’lı müslüman kadınlara yapılan tecavüzler ve Ruanda’da Hutu’lar tarafindan tecavüze uğrayan kadınların sadece bir kısmının uluslararası yargıya intikal eden dosyaları dışında tarihin bilinmezliğinde kaybolur diğerleri. Üstelik bu savaşlardan sonra bu saldırı ve tecavüzlerden sağ kurtulanlar, toplum tarafindan dışlanır, suçlanır ve sosyal açıdan ölüme terkedilirler. Bazıları intihara kadar sürüklenir. Yer yer de bohçasında dert biriktirmeyi ‘kader’ belleyen kadınlar, aşağılanmak korkusuyla, yaşadığı travmatik olayları ölümüne gizler. Hem tecavuz ve taciz işgal ordusunun yetkili subay ve askerleri tarafindan yapılmışsa savaşın ‘küçük bir yan etkisi’ olarak ihlal edilmeye mahkumdur, suçu işleyen açısından meşru bile görülür. Savaşın galibi, diğer bir deyişle güçlü olan işgal ortamındaki herşeyin sahibidir. Üstelik, evinden ve karısından uzak asker ve subayların cinsel ihtiyacının karşılanması onların morali açısından gerekli görülür ve hatta onların yaratacağı kıyım ve şiddeti azaltmak için hediye olarak sunulur kadın. 2002 Şubatında yayınlanan Mülteciler için Uluslararası Yüksek Komisyonu (UNHCR) ve Çocukları Koruma Dernegi (Save the Children) raporlarına göre, 13-18 yaşları arasındaki, Gine, Liberya ve Sierra Leone’li Afrika’lı kız çocuklarının erkek ilkyardım görevlileri tarafindan cinsel olarak kullanılmıştır. Beslenme, sağlık ve korunma ihtiyaçlarının giderilmesi için yetkililere başvuran mültecilerin karısı, kızı veya kızkardeşini yardım alma amacıyla sivil toplum çalışanlarına sunduklarını gözler önüne seren araştırmalar, bu durumun büyük mülteci kamplarında daha yaygın olduğunu da ayrıntılarıyla ispatlar niteliktedir.
Dünya’da bunlar olurken Kürdistan ve Türkiye’de durumun farklı olduğunu iddia etmek devekusu misali kafamızı kuma sokmak olacaktır. İnkar etmemiz gerçekliği değistirmez, sadece gizler. 31 yılı aşkın süredir devam eden Özgürlük Mücadelesi’ne kadınların ancak 1990′li yıllardan başlayarak ve görece düşük sayıda katılmasının ana nedeni, Kürt toplumunun sosyo-ekonomik-kültürel yapısıyla, kısacası güçlü ataerkil özellikleriyle, açıklanabilir ancak. Kürt kadınlarının yaşadığı kadın olmaktan kaynaklı sorunlarının, maruz kaldıkları cinsel taciz ve tecavüz olaylarının boyutu ile ilgili Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi’ne yansıyan birkaç dava dışında, ne tarihsel, ne de güncel anlamda, yeterince bilgi yoktur. Ancak, Kürdistan’da artan kadın intiharları ve artan fuhuş savaşın Kürt kadınları üzerinde yarattığı tahribatı anlamamız açısından yeterlidir. Çatışmalarda şehit düşmüş bayan gerillaların elbiselerini yırtıp köy meydanlarında sergileyen, veya bu ölülere askerler tarafindan tecavüz edilmesine göz yuman anlayış kadına gözdağı verme ve onu cins olarak aşağılama mantığından hareket etmektedir. Militarizmin kadına yönelik vardığı bu insanlık dışı boyut kadını yıldırma ve kendi haklarını savunma platformundan uzak tutmayı hedeflemektedir. Halen, Kürdistan’da 350.000 dönüm arazide temizlenmeden bırakılmış mayınlar en çok, tarım ve hayvancılıkla uğraşan kız çocuklarının ve kadınların ölümleri ile sonuçlanmaktadır.
BAGLARKEN…
Kadın bugüne değin yaşanmış savaşların başlatılmasında söz sahibi olamamıştır, ancak, bitirilmesinde etkin bir görev üstlenme şansına halen sahiptir. Çok yönlü olarak politik, sosyal ve kültürel alanlarda örgütlenip kendi cinsinin bağımsızlığı için diğer ulusların kadınları ile elele vererek mücadele etmek kadınların başlıca hedefi olmalıdır. Kadının cins olarak kurtuluşu, cinsiyetçiliği saldırılarının odağı haline getirmiş emperyalist ve kapitalist savaşlara karşı örgütlenmek ve mücadele etmekle mümkündür. Kadın kendi gücünü görüp baskılara ve sömürüye karşı gelmediği, ya da namusunu bireysel özgürlüğü olarak değerlendirmediği sürec içersinde zincirlerinden kurtulamayacaktır.
Nazan Şimşek

İsterseniz yorum yapabilir, veya Diğer yazılara Bakabilirsiniz.

Yorumunuzu Belirtin